top of page

Keir Starmer’in İstifası: Nedenleri ve Süreci

04 Temmuz 2024 genel seçimleri, Birleşik Krallık siyasi tarihinin en dramatik iktidar değişimlerinden birine sahne oldu. İşçi Partisi, 650 sandalyeli parlamentoda 411 sandalye kazanarak 172 sandalyelik bir parlamento çoğunluğu oluşturdu. Bu sonuç, Tony Blair’in 1997 ve 2001 zaferlerinin ardından İşçi Partisi’nin elde ettiği üçüncü en büyük parlamento çoğunluğuydu.


Bununla birlikte, bu tarihi zafer yapısal kırılganlıklar barındırıyordu. İşçi Partisi’nin aldığı oy oranı yalnızca yüzde 34 düzeyinde kalmış; seçmen kitlesinin büyük bölümü ise İşçi Partisi’ne olan inançtan değil, Muhafazakâr Parti’ye duyulan derin hayal kırıklığından hareketle sandığa gitmiştir. Siyaset analistlerinin sevgisiz zafer olarak nitelendirdiği bu tablo, Boris Johnson döneminin skandallarından ve Liz Truss’ın kırk dokuz günlük fırtınalı iktidarından bezmiş bir seçmen kitlesinin yansımasıydı; dolayısıyla İşçi Partisi iktidarının meşruiyet temeli en başından itibaren oldukça dar bir zemine dayanmaktaydı.


Starmer, Downing Street’in önünde verdiği zafer konuşmasında siyasete saygıyı yeniden tesis etmeyi, kamu hizmetine adanmış bir hükümet kurmayı ve ülke siyasi havayı sakinleştirmeyi vaat etti. On dört yıllık Muhafazakâr iktidarın ardından seçmenler bu vaadi umutla karşıladı. Ne var ki bu vaat ile ilerleyen aylardaki yönetim pratikleri arasındaki derin uçurum, Starmer’ın güvenilirliğini geri dönüşü güç biçimde sarstı.


Ekonomik Miras ve Yapısal Baskılar

Starmer hükümeti, son derece ağır bir ekonomik miras devraldı. On yılı aşkın Muhafazakâr iktidar döneminde uygulanan kemer sıkma politikaları, kamu hizmetlerini ciddi ölçüde zayıflattı; Ulusal Sağlık Sisteminde (NHS) tarihinin en uzun bekleme listeleri yaşanırken, altyapı yatırımları kronik bir yetersizlik içindeydi. Bütçe açıkları ise hükümetin manevra alanını baştan daraltmaktaydı.


Starmer ve Maliye Bakanı Rachel Reeves, göreve başlar başlamaz ekonomik tablonun beklenenden çok daha kötü olduğunu kamuoyuna duyurarak seçmenleri daha yüksek vergiler ve ek tasarruf tedbirleriyle karşılaşacakları konusunda uyardı. Siyasi açıdan bu ilk mesaj, zamanlaması ve çerçevelenmesi bakımından yıkıcı bir hata oldu. İktidara gelişin yarattığı coşkunun ve değişim beklentisinin doruk noktasında, yeni hükümet tüketici güveninin canlanabileceği tam da o kritik eşikte karamsar bir söylem inşa etti. Bu tutum, ekonomik toparlanmanın önünde psikolojik bir engel oluşturdu.


Enflasyonun hane gelirlerini aşındırmaya devam ettiği bu dönemde, ücret artışları reel satın alma gücünün gerisinde kalmaktaydı. Yüksek mortgage faizleri orta sınıfı, artan enerji maliyetleri ise düşük gelirli haneleri derinden etkiledi. Hükümetin asgari ücreti yükseltmesi ve istihdam haklarını güçlendirmesi gibi adımlar somut politika çıktıları olarak değerlendirilebilecekken, geniş seçmen kitlesinin gündelik yaşamında somut bir iyileşme hissedilmedi. Kamuoyu yoklamalarında seçmenlerin büyük çoğunluğu, yaşam standartlarının hükümet döneminde değişmediğini ya da gerilediğini ifade etti.


Ekim 2024’te açıklanan bütçe, kurumsal sosyal sigorta katkılarındaki artışlar başta olmak üzere çeşitli vergi düzenlemeleri içerdiğinden kamuoyunda sert bir tepkiyle karşılandı. Eleştirmenler söz konusu düzenlemelerin işletmelerin istihdam maliyetlerini artıracağını ve büyüme üzerinde olumsuz etkiler yaratacağını öne sürdü. İşsizlik oranı görece sınırlı kalsa da ekonomik büyüme beklentilerin çok altında, durağan bir seyir izledi. Rusya-Ukrayna ve yakın zamanda İran savaşlarının küresel piyasalar üzerindeki baskısı derinleştikçe, petrol fiyatları ve tedarik zinciri kesintileri enflasyonist baskıları yeniden alevlendirdi; bu gelişme hükümetin ekonomik gündemine hâkim olma kapasitesini daha da kısıtladı.


Kış yakıt yardımının on milyon emekliye sağlanan kapsamdan yalnızca en yoksul kesimle sınırlı tutulacak şekilde yeniden düzenlenmesi kararı, ekonomik sıkıntının boyutunu en çarpıcı biçimde yansıtan karar oldu. Söz konusu politika, maddi güçlük içindeki düşük ve orta gelirli emekli hanelerini doğrudan vurması nedeniyle yoğun bir siyasi tepkiyle karşılaştı. Nihayetinde 2025’te bu karardan geri adım atıldı; ancak hasarın telafisi mümkün olmadı. Benzer biçimde, engellilik yardımlarında tasarruf sağlamayı öngören girişim de kırk dokuz İşçi Partili milletvekilinin hükümete karşı oy kullandığı bir parti içi isyana yol açarak geri alındı.


Siyasi Boşluk ve Yönetim Zafiyetleri

Starmer’ın iktidarının temel zafiyetlerinden biri, hükümetin tutarlı ve ikna edici bir siyasi bir program oluşturamamasıydı. Başbakanın bizzat “Starmerizm diye bir şey yoktur ve olmayacaktır” demesi, bir alçakgönüllülük gösterisi olarak sunulsa da zamanla ideolojik boşluğun sembolüne dönüştü. Starmer’in en önemli vaatlerinden biri, “Artık siyasi dramalar ve bitmek bilmeyen krizler yaşanmayacak” söylemiydi. Ancak hükümeti süresince, bizzat vaat ettiği anlayışın tam tersinin yaşandığı ve bu koşullar altında siyasi olarak ayakta kalmanın son derece güç olduğu görüldü.


Glasgow Caledonian Üniversitesi’nden kamuoyu araştırmacısı John Curtice’in tespitine göre Starmer, ne inandığını ne yapmak istediğini ve nereye varmayı hedeflediğini seçmenlere bir türlü net biçimde aktaramadı. Bu açıklık boşluğu, yalnızca bir iletişim sorunu değil; aynı zamanda stratejik bir yönelim eksikliğinin göstergesiydi.


Meclis döneminde muhalefet liderliğinde sergilediği keskin ve analitik tarzın aksine Starmer, hükümet etme pratiğine gereken uyumu sağlayamadı. Bakanlıklar arası anlaşmazlıkları karara bağlama, koalisyon içi sadakati pekiştirme ve siyasi açıdan kritik kararlar alma konularındaki yetersizliği giderek belirginleşti. Başbakanlığa yakın çevrelerdeki gözlemciler, Starmer’ın bakanlıklara geniş özerklik tanıdığını ve çatışma çözümünü büyük ölçüde devrettiğini aktardı. Bu yaklaşım ise üst düzey bakanlıkların koordinasyon sorunlarına zemin hazırladı. Defalarca yaşanan politika geri adımları yalnızca siyasi zafiyet olarak değil, hükümet içi karar alma mekanizmalarındaki derin dağınıklığın da yansıması olarak okundu.


Starmer, Muhafazakârlara yönelik derin bir hayal kırıklığıyla sandığa gelen seçmenlerle ciddi bir duygusal bağ kuramadı. Nitekim 2025 yılında anket şirketi Ipsos tarafından yapılan bir araştırmaya göre Starmer’a ilişkin net memnuniyet oranı eksi altmış altıya geriledi; bu, söz konusu araştırma kuruluşunun 1977’den bu yana kaydettiği en düşük başbakan memnuniyeti skoruydu.


Göç Sorunu ve Reform UK’in Yükselişi

Starmer döneminin en belirleyici siyasi dinamiklerinden biri, Nigel Farage önderliğindeki Reform UK’in seçmen tabanında kaydettiği hızlı genişlemeydi. Reform UK, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılış sürecinin ardından siyasi bir boşlukta filizlendi ve özellikle göç, ulusal kimlik ve egemenlik meseleleri etrafında şekillenen bir seçmen kitlesine seslenmeye başladı.


Göç meselesi, Starmer hükümeti için başlı başına bir açmaza dönüştü. Hükümet, küçük teknelerle gerçekleştirilen düzensiz Manş Denizi geçişlerini azaltmak için çeşitli politika araçlarına başvurdu ve rakamların düştüğünü kamuoyuyla paylaştı; ancak bu mesajın seçmene ulaşması mümkün olmadı. Göç meselesinin kamuoyundaki siyasi yükü, somut politika çıktılarının çok ötesine geçmişti. Kamuoyu algısında göç hâlâ kontrol dışı seyreden bir sorun olarak konumlanıyor, bu durum ise Reform UK söyleminin meşruiyet tabanını sürekli canlı tutuyordu.


Starmer’ın 2025 yılında yaptığı ve Birleşik Krallık’ın yabancılar adası (island of strangers) olmaya doğru gittiğini ima eden söylemi toplumsal sert bir tepkiyle karşılandı ve geri alındı. Bu kez de başka bir alanda yaşanan aynı geri adım sahnesi, hükümetin mesajını istikrarlı biçimde taşıyamadığını ve söylem düzeyinde dahi tutarlı bir çizgi yakalayamadığını gözler önüne serdi. Reform UK ise bu kararsızlığı sistematik biçimde sömürerek seçmenlerin güvensizliğini derinleştirdi.


Bu süreçte Reform UK, yalnızca eski Muhafazakâr seçmenleri değil; işçi sınıfı kökenli pek çok eski İşçi Partisi seçmenini de saflarına çekmeyi başardı. İlk dönem sanayisizleşmeden etkilenen kuzey İngiltere kasabalarında, ekonomik durgunluktan ve kültürel dışlanmışlık hissinden beslenen bu seçmen hareketi Reform UK lehine belirgin bir kayma sergiledi. Başbakan danışmanı Morgan McSweeney’nin bu seçmen kitlesini yeniden kazanmaya yönelik stratejik tercihi ise beraberinde kentli, eğitimli ve sosyal açıdan liberal seçmen tabanının giderek soğuması sonucunu getirdi. Bu ikili kayıp, İşçi Partisi’nin demografik temelini ciddi biçimde sarstı.


Mayıs 2026 yerel seçim sonuçları, bu ayrışmanın boyutlarını açıkça ortaya koydu. Reform UK, İngiltere genelinde oyların yüzde yirmi altısını alarak birinci parti konumuna yükselirken İşçi Partisi yüzde on yedide kaldı. Kuzey İngiltere’de İşçi Partisinin kalesi olarak görülen bölgelerde ağır oy kayıpları yaşandı. Galler’de iktidardaki İşçi Partisi hükümeti, ilk kez Senedd’i yitirerek Plaid Cymru’ya kaptırdı. İskoçya’da ise tarihinin en kötü sonucu geldi. Parti bu seçimlerde yaklaşık bin beş yüz meclis üyeliğini yitirdi. Reformcuların Makerfield gibi geleneksel işçi kalelerinde dahi güçlü bir taban oluşturabilmesi, parlamento çoğunluğunun eriyip gidebileceği endişesini artık somut bir olasılık haline getirdi.


Mandelson Skandalı

Starmer’ın liderlik krizini derinleştiren en kritik gelişme, Peter Mandelson’ın ABD büyükelçisi olarak atanması ve bu atamanın ardından gün yüzüne çıkan süreçti. Mandelson, İşçi Partisi’nin “Karanlık Prens” lakaplı eski siyasetçilerindendi. Ticaret konusundaki derin birikimi ve üst gelir gruplarıyla kurduğu geniş ilişki ağı, onu Trump döneminin Washington’ında Birleşik Krallık’ın etkin sesi olarak konumlandırabilecek bir isim olarak değerlendirmeye imkân tanıyordu.


Bununla birlikte Mandelson, 2003 yılında pedofili suçlarından mahkûm edilen Jeffrey Epstein ile derin bir dostluk ilişkisi içinde bulunmuş ve o dönemde onu kamuoyu önünde en yakın arkadaşı olarak tanımlamıştı. Bu bağlantı, atama yapıldığında zaten kamuoyunca bilinmekteydi. Eylül 2025’te ABD’de yargı sürecinin bir parçası olarak kamuoyuna açılan Epstein dosyaları, söz konusu ilişkinin boyutlarını çok daha çarpıcı biçimde gözler önüne serince Starmer, Mandelson’ı görevden almak durumunda kaldı.


Asıl siyasi deprem ise Nisan 2026’da yaşandı. Dışişleri Bakanlığı’nın güvenlik birimlerinin itirazlarına karşın Mandelson’a güvenlik onayı verdiği ortaya çıktı. Starmer’ın bu durumdan ancak Nisan 2026’da haberdar olduğu aktarıldıysa da gerekli hukuki süreç eksiksiz biçimde işletilmiştir yönündeki önceki parlamento açıklamalarının gerçekliğiyle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışmaya açıldı ve başbakanın parlamentoyu yanıltıp yanıltmadığına ilişkin ciddi sorular gündeme geldi. Bu skandal; atamayı bizzat sahiplenerek savunan baş danışman McSweeney’nin istifasına yol açtı, Starmer’ın yargılama gücüne duyulan inancı derinden sarstı ve iktidar otoritesini fiilen çökerttti.


İstifaya Giden Süreç

Mandelson skandalının yarattığı siyasi kırılganlık, Mayıs 2026 seçim yenilgisinin getirdiği baskıyla birleşince İşçi Partisi içindeki gerilim patlama noktasına ulaştı. Yüzden fazla İşçi Partili milletvekili, Starmer’ı istifaya davet eden açık bildiriler yayımladı. Sağlık Bakanı Wes Streeting, hükümetin sürüklenişini ve vizyonsuzluğunu açıkça eleştirerek görevi bıraktı; Savunma Bakanı John Healey ise savunma harcamaları meselesindeki derin görüş ayrılığını gerekçe göstererek istifa etti.


Bu tablo içinde Eski Greater Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham’ın parlamentoya dönüşü, sürecin seyrini belirleyen kritik gelişme oldu. Burnham, bölgede Reform UK’in güçlü olduğu Makerfield seçim çevresinde düzenlenen ara seçimi ezici bir farkla kazandı. Bu zafer, İşçi Partisi’nin oy kaybını tersine çevirebilecek potansiyel bir liderin varlığını somut biçimde kanıtladı. Bunun üzerine Starmer, 23 Haziran 2026’da Downing Street önünde partisine ve kamuoyuna seslendiği duygusal konuşmasında İşçi Partisi liderliğinden çekildiğini açıkladı:

“Aldığım her karar, sevdiğim bu ülkeyi önde tutarak alındı. Bu yüzden İşçi Partisi liderliğinden istifa ediyorum.”


Starmer, istifa konuşmasında NHS bekleme listelerindeki gerilemeyi, asgari ücret artışlarını, yarım milyon çocuğun yoksulluktan kurtarılmasını, işçi ve kiracı haklarındaki iyileştirmeleri ile Ukrayna’ya sürdürülen desteği ve İngiltere’nin İran savaşı dışında tutulmasını öne çıkardı. Bu çıktılar, nesnel bir değerlendirme çerçevesinde küçümsenmeyecek politika kazanımlarına işaret etmektedir.


Ne var ki söz konusu kazanımlar, seçmenin zihninde somut bir karşılık bulamadı. Tarihsel açıdan bakıldığında, onlarca yıllık Muhafazakâr iktidarın biriktirdiği yapısal sorunlar üzerine aşırı popülizmin yükseldiği bir siyasi konjonktürde, ekonomik durgunluk ve göç baskısıyla bunalan bir topluma siyasi yönelim aktaramayan Starmer’ın iktidar pratiği; iyi niyetli ama siyasi olarak yetersiz bir liderliğin trajik örneği olarak siyasi tarihe geçmiştir.


Keir Starmer; hakkaniyetli, çalışkan ve dürüst bir devlet adamı olarak değerlendirildiği halde çöküşü en sert biçimde yaşayan Britanya başbakanlarından biri olma ayrımını taşımaktadır. The Conversation‘ın ifadesiyle: “Ülkeyi on yılda dönüştürmek için on yıl gerektiğini her zaman söyledi. Trajedisi, yalnızca iki yıl verilmiş olmasıdır.”


Andy Burnham: Kuzeyin Kralı

Andy Burnham, İngiliz siyasetinin uzun süredir en tanınan isimlerinden biri olmasına karşın merkezi siyasetten uzakta, Greater Manchester Belediye Başkanı olarak bölgesel bir figür konumunda kalmıştı. Ancak Manchester’daki sekiz yıllık icraatı onu sıradan bir belediye başkanının çok ötesine taşıdı. Kuzey İngiltere’nin ihmal edilmiş kentlerine kaynak aktarımı, ulaşım altyapısının yeniden yapılandırılması ve pandemi döneminde merkezi hükümete karşı bölge halkının yanında durması, Burnham’ı tabanda gerçek bir halk figürüne dönüştürdü. “Kuzeyin Kralı” lakabı, medyanın bir icadı olmaktan çıkıp seçmen nezdinde karşılık bulan bir gerçekliğe dönüştü.


Starmer’ın otoritesi eriyen iktidarında Burnham’ın adı, İşçi Partisi içinde giderek daha yüksek sesle telaffuz edilmeye başlandı. Ancak İşçi Partisi tüzüğü gereği parlamentoya girmeden liderlik yarışına giremeyeceği için önünün açılması gerekiyordu. Keir Starmer’in görevi bırakması talebinde bulunan İşçi Partisi Makerfield vekili Josh Simons istifa ederek  Burnham’a vekillik yolunu açtı. Bu hamle, fiilen liderlik yarışının startını veren bir karar olarak okundu.


Burnham’ın seçim çevresi olarak belirlenen Makerfield, tesadüfi bir tercih değildi. Mayıs 2026 yerel seçimlerinde Reform UK’in belediye meclisi kontrolünü ele geçirdiği bu geleneksel işçi kalesi hem sembolik hem de siyasi açıdan son derece kritik bir anlam taşıyordu. Burnham, bu seçimi Reform UK adayına fark atarak %54.8’lik bir oy oranıyla kazandı. Sonuç, yalnızca bir ara seçim galibiyeti değil, İşçi Partisi’nin popülist sağa karşı rekabet edebileceğinin ve işçi sınıfı seçmenini yeniden kazanabileceğinin somut kanıtı olarak değerlendirildi.


Bu zafer, İşçi Partisi tabanında genel seçimlerden bu yana görülmeyen bir coşkunun fitilini ateşledi. Burnham; Starmer’ın bir türlü kuramadığı duygusal bağı seçmenle doğal biçimde kurabildiğini, Reform UK’in sahiplendiği ekonomik hayal kırıklığı ve terk edilmişlik anlatısına somut bir alternatif üretebileceğini gösterdi. Önündeki asıl sınav ise bölgesel bir başarı hikâyesini ulusal ölçekte yeniden yazmak ve Reform UK’in yapısal yükselişini kalıcı olarak kırmak olacaktır.

 
 
 

Comments


bottom of page